Sayın Bakanım,
Çok değerli TÜYİD Başkan ve Üyeleri,
Sözlerime başlarken sizleri saygı ile sevgi ile selamlıyorum.
Bu akşam burada bir araya gelmemizde emeği geçenlere teşekkür ediyorum.
Değerli Konuklar,
Günümüz dünyası, nihai tüketicilerin ve finansal yatırımcıların söz sahibi olduğu bir süreci yaşıyor. Tüketicileri ve yatırımcıları iyi tanımayan, onların ihtiyaç ve beklentilerini göz ardı eden hatta yeni ihtiyaç ve beklentiler oluşturamayan firmalar ve kurumlar, kısa ömürlü olmaya mahkûmdurlar.
Günümüzde tüketici ve yatırımcı ihtiyaçları son derece dinamik ve değişkendir. Yönetilmesi ve yönlendirilmesi hem maliyetli hem de meşakkatlidir.
1500’lü yıllara, Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır’ı fethinin hemen öncesine baktığımızda Dünyada nüfusu milyonu bulan bir şehir yok, 500 bin civarında olan şehirler ise sayıca az ve hepsi doğuda. Pekin 600 bin, Paris 200 bin, Londra ise 50 bin nüfuslu adeta bir kasaba.
Bu dönemde Çin’de yaşayan ortalama bir kişi, Avrupalılardan daha zengin. Batı ülkeleri Dünya nüfusunun %16’sını barındırıyor ve küresel servetin %20’sini kontrol ediyor.
Birinci Dünya Savaşı’nın öncesine gelindiğinde artık Amerika Birleşik Devletleri’nin dâhil olduğu Batı Ülkeleri dünya nüfusunun yaklaşık %60’ını barındırıyor ve küresel üretimin %75’ine sahip.
İktisat tarihçileri bu duruma büyük ayrışma adını veriyorlar. Bu ayrışma kişi başına milli gelir ölçeğinde 1980’lerde en üst noktaya çıkıyor. Bu tarihlerde ortalama bir Amerikalı ortalama bir Çinli’den 20 kat daha zengin.
 “Büyük ayrışmanın” sona erdiği bir döneme hep beraber tanıklık ediyoruz. 1980’li yılların başından itibaren üretimde, sermayede, nüfusta artık doğunun kendisini hissettirdiği bir döneme geçtik, bu süreç bugün de devam ediyor önümüzdeki yıllarda da devam edecek.
Büyük ayrışmanın sona ermesiyle birlikte, yeni bir küresel ekonomik yapılanma da başladı. Ülkemiz dönüşüm sürecinin tam merkezinde. Geleceğimizi iyi planlarsak, işimizi iyi yaparsak yükselen tarafta olmaya en güçlü adaylardan birisi de bizim ülkemiz.  
Dünya ekonomisi 1980’lerden gününüze ortalama %3-5 bandında büyüdü. 2000’li yılların başında %60 - %40 gelişmiş ülkeler lehine olan paylaşım bugün itibariyle %50 - %50 durumuna geldi.
Küresel üretimde Brezilya, Çin ve Hindistan’ın toplam payı 1980’lerde %10 seviyesinde iken, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere ve ABD’nin payı %40’lardaydı. 2020’de Brezilya, Çin ve Hindistan’ın toplam payının %30’u aşarak diğer gurubun önüne geçeceği hesaplanıyor.
 Değerli Konuklar,
Küresel ekonominin geçmişine ve yakın geleceğine ilişkin bu gelişmeler beraberinde çeşitli risklerde barındırıyor. Bunlardan bir kaçına değinmek gerekirse;
Son yıllarda acımasız bir rekabet yaşanıyor. Ülkeler ellerindeki tüm kozları oynamaya çalışıyor. 2008 yılından itibaren küresel para tabanı ard arda %100’ün üzerinde büyüdü.
2008 ile 2013 arasında FED 2,3 trilyon dolar parasal genişleme yaptı. Avrupa Merkez Bankası, İngiltere ve son olarak Japonya MB’sı da bu sürece dahil oldu.
Önümüzde kısa dönem için en büyük risk, likiditeye bu kadar bağımlı olan küresel finans sisteminin normalleşmeye geçişi başarıp başaramayacağı ya da başka bir ifadeyle bu süreçte ortaya çıkacak yol kazalarıdır. Yeni dönem paranın daha kıt, faizlerin daha yüksek, yatırımcıların krallığını ilan edeceği bir dönem olacak. Ayrıca;
- ABD’nin 2014 başına ötelenen bütçe ve borç limiti problemi,
-FED’in varlık alımlarında kısıtlamaya ne zaman ve ne ölçüde başlayacağı,
-Çin ekonomisinden gelen zayıf sinyaller
-Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan gelişmeler,
-Batı ülkelerinde eğitimli işgücünde %50’lere varan işsizlik,
akla ilk gelen risklerden sadece bir kaçı.
Yatırımcıların çok iyi bildiği gibi riskten korkmamak gerekli. Önemli olan onu yönetebilmek. Her risk aynı zamanda bir fırsat penceresi demektir.
Türkiye son 11 yılda önemli ekonomik reformlar gerçekleştirdi.  Bütçe açığı düşürüldü, bankacılık, sosyal güvenlik, sağlık gibi temel reformlar hayata geçirildi.
IMF verilerine göre, 2002-2012 döneminde dünya ekonomisi %3,7, gelişmiş ekonomiler %1,6 büyürken, Türkiye yıllık ortalama %5’i aşkın bir oran ile en fazla büyüyen ülkelerden biri oldu.
Tabiki yapılacak daha çok işimiz var. Artık hedef, orta gelir tuzağına yakalanmadan 2023 yılına kadar Türkiye’nin gayrisafi yurtiçi hasılasını 2 trilyon dolara, kişi başına geliri 25 bin doları çıkarmak, İstanbul’u da dünyanın en önemli 10 finans merkezinden birisi yapmak.
Bugün ülkemizi 2023 yılına hatta 2050 yılına hazırlayan son derece deneyimli bir kadro var.
Bu hedeflere ulaşmak için toplumun tüm bireylerine, firmalarına ve kurumlarına büyük görevler düşüyor. Ben ülkemizin potansiyelinin, dinamiklerinin ve inancının bizi hedeflerimize fazlasıyla taşıyacağına yürekten inanıyorum.
Biz Sermaye Piyasası Kurulu olarak 2023 vizyonunu gerçekleştirebilmek, sermaye piyasalarımızı küresel bir platformda ele almak, uluslararası bir çekim merkezi yapmak amacıyla, sermaye piyasalarımızın mimarisini yeniden oluşturuyoruz.
 Ezberleri bozmaya çalışıyoruz, inanıyorum ki bu adımlar meyvelerini çok kısa sürede verecek.
Yeni Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra, 60’ın üzerinde ikincil düzenleme planladık. Bunlardan 35 civarında çalışma tamamlandı kalanlarda yıl sonuna kadar bitecek.
Yaptığımız düzenlemeler küresel piyasalardaki tüm olumsuzluklara rağmen kısa sürede sonuçlarını veriyor.
Bir iki örnek vermek gerekirse;
Bireysel Emeklilik Fonları mevzuatını yeniledik. Kamunun da % 25 katkısı ile 2013 yılında sisteme yeni katılanların sayısı 827.532 kişi artarak 3.955.662’ye ulaştı. 2012 yılında 20 milyar TL olan emeklilik fonları toplam büyüklüğü ise 26 milyar TL’ye ulaştı.
Borsamızın toplam kapitalizasyonu 270 milyar dolara, payları işlem gören şirket sayısı 420’ye ulaştı, bu sayı artarak devam edecek,
Ülkemizin bankacılık sektörü dışındaki en büyük ikincil halka arzı (Emlak GYO) bu ay yapıldı ve tek bir işlemde 3,2 milyarlık bir kaynak sağlandı,
2013 yılı içerisinde 16 adet şirket halka açıldı, yaklaşık 1,3 milyar TL tutarında fon temin edildi, 2 şirketin işlemleri devam ediyor. ikincil halka arzları da eklediğimizde bu rakam 10 milyara yaklaşıyor.
2009 yılında piyasamızda özel sektör borçlanma aracı yoktu, 2010 yılında SPK bir yılda toplam 8,8 milyar TL’lik izin verdi, 2013 yılında bu rakam 150 milyar TL’ye yükseldi.
Sadece geçen hafta tek bir kuruma 20 milyar TL’lık borçlanma aracı izni verdik. Bu rakam buğüne kadar SPK’nun tek bir seferde verdiği en büyük izindir. Yeni bir rekordur. Çok değil 2 yıl öncesinin rakamına tek bir izinle ulaştık.
Yine bu yıl 3 milyarlık sukuk ihracına izin vererek yeni bir ilki yaşadık.
Örnekleri artırmak mümkün, bu sene ilklerin fazlasıyla yaşandığı ve yaşanacağı bir yıl olacak. Bu rakamlar aslında ülkemizin dinamizmini ve potansiyelini göstermesi bakımından önemli. Ben inanıyorum ki ülkemiz gelecekte çok daha aydınlık günlere kavuşacak ve yeni küresel düzende yükselen tarafta olmaya devam edecek.
 Konuşmamı sonlandırırken böylesi güzel bir organizasyonla bizleri bir araya getiren önce SPK’da birlikte çalışmaktan, Kuruldan ayrıldıktan sonra da dostluğundan büyük keyf aldığım sevgili Abdullah Orhun KAYA’ya ve tüm katılımcılara teşekkür ediyor güzel bir gece olmasını diliyorum.